hoşgeldin

bir gün

beklersin istasyonda gelmeyen o treni duman görünür uzaktan geliverir bir gün rüzgar eser yüzüne karışır kopar fırtına tüm olmaz dediklerin oluverir bir gün günler geceler geçer giden götürür gider biri gelip kalbini çalıverir bir gün erir ruhunun mumu gecenin karanlığında ışığa kavuşmak için yanıverir bir gün gün aydınlanıp sonra pencere aralandığında kafesinden serçe kuşu kaçıverir

olasılıklar ve kayseri mantısı

sizin hiç kafanıza 7 tonluk avize düştü mü? 1896 yılında paris opera binasında bir grup tombalak suratlı seyircinin kafasına düşmüş. eh, nihayetinde oracıkta cartayı çeken de olmuş, façayı bozan da. o küsüratlı mayıs gecesi evden pudralarını sürünüp çıkan korseli kadınlar, gecenin sonunda saçlarının o denli bozulacağını düşünmemişlerdir elbet. hayat bu arkadaş; sürprizin pastanın içinden mi,

yağmurun sesi

yağmurluydu. genç adam, ıslak kaldırımların üzerinde, ucuzluk pazarından yeni aldığı ayakkabıların sırılsıklam olmasına aldırış etmeden kalkmak üzere olan belediye otobüsüne soluk soluğa koşuyordu. güç bela otobüse atladı, ücreti uzattı ve arka beşliye yığılıverdi. yağmur damlaları otobüsün üzerinde birer birer kendilerini tanıtırken genç adamın teri içerideki nemle sevişiyordu. motor sesi kulağını yıpratıyor, bozuk asfaltın bedenine ulaşan

hohiniler

zombilik zor iş. mevta olduktan sonra da çimlere basmadan yürüyebilmek başlı başına sıkıntılı bir olgu. yörelere göre hitap şekli de değişiyor ki; kuzey amerika’da “zaombiy”, filipinler’de “sombi”, kırşehir’de “zonbi” karşılıkları alındığında bir zombi de olunsa moral bozulur. beyinsizlikten ötürü beyin ihtiyacı husule gelmesi ise gayet normal, lakin en azından vakit dar değilse mevzubahis beyin tavada

fasarya

tabiri caiz değildi. kelimeler bayırdan aşağı yuvarlanan boş variller misali ağzında takırdıyordu. uzun zamandır burhan çaçan’ın ikinci kasedini, “kızlar çıktı çayıra”yı arıyordu, ama her defasında karşısına rıza silahlıpoda’nın “mutluluk rüzgarı” isimli longplay albümü çıkıyordu. o güne kadar popüler olmayan, birden bire gübre bombası gibi patlayan türkülere benziyordu. sıradan, köhnemiş, dravdan ve fasarya idi. herhangi bir

döküntü

muhtemelen yüz yaşımı göremeyeceğim. ve yüz yaşındayken herhangi bir yüzüm olmayacak. yaşamaya yüzü olmamak adında bir kavram bile yaratabilirim, ister istemez; bilinmez. isteyip istemeyeceğimi bilemem evet, çünkü bu eylem için fazla ölü sayılmam muhtemel. gri yolculuk devam ederken simsiyah veya bembeyaz bir el “stop” düğmesine basabilir, “duracak” ışığı yanabilir, otobüs tıslayabilir, kapı önünde durulursa otomatik

afiyet rezonansı

kafası kaşarlı-kuşbaşılı pide gibi olmuş, zonkluyordu. birkaç kablosu yanmış olabilirdi belki, ama sigortalarının attığı kesindi. dumanı üstündeydi, doğruldu. kendi kendine rönesans esprileri yaptı, gülmedi. bütün hatları dolu, bütün masaları rezerve, bütün uçakları rötarlıydı. ve fevkalade atarlıydı. parmakları abaküse, gözleri demir misketlere, kalbi oyun hamuruna evrilmişti. beslenme çantasından da bir farkı yoktu, içine her giren kokusunu